Cuma’dan Cuma’ya – 106

Sanki bir önceki Cuma yazısını yazmamın üzerinden üç gün geçmiş gibi hissediyorum. Günlerin ardından bakınca hızlı; yaşarken sonsuz yavaş. Hangi dilde bunun bir karşılığı var? Psikolojik bir terim olmasın lütfen. Psikoloji sevmiyorum.

Oysa peşimi bırakmıyor. Hele bağda. Her yerden çocukluğumu buluyorum. Bazen komik, bazen değil. Çocukluğumun mağaralarına inişime bazen yeğenim de çok yardımcı oluyor, bu yüzden bazen yanından kaçıyorum.

Zaten hali hazırda ağzımı bıçak açmadığı için kimseyle konuşmuyor oluşumu bir de ekstra olarak üzerine alınmış o da. Anneme “teyzem beni sevmiyor mu?” diye sormuş. Bunu duymak üzdü. Tek ihtiyacının ilgi olduğunu –tecrübi olarak da- bilmeme rağmen ona bunu verememek kendi başarısızlık hissimi perçinliyor.

Annem de “kafası bir şeyle meşgul muhtemelen” demiş. Bu cevabın aynısını benzer soruyu farklı biçimde soran babama da vermiş. Sonra gelip bana “kafan şununla meşgul biliyorum” dedi. Oysa kafam onunla meşgul değil.

Yakın zamanda eniştemle arasında ticari bir anlaşmazlık bulunan bir akrabamız Facebook’tan bir video yayınlamak suretiyle eniştemi cümle âleme babamın adını anarak tanıtmış sonra da eniştemin ne kadar da haram yemeye meraklı bir insan olduğunu sere serpe anlatmış. Üzüldük haliyle. Ama daha çok öfkelendik. Ve aynı duyguları daha yoğun hissedeceğini düşündüğümüz için bundan babamı haberdar etmedik. Ben gidip instagramda o akrabaya biraz laf döşedim ve saire. Söz konusu döşenmenin üzerinden de 20 gün geçti sayılır. Herkesin hala o mevzuya üzülüyorum sanması benim için aşırı konforlu oluyor. Her şerde bir hayır…

Dün de diğer yeğenim suratım allak bullak iken beni yakaladı. “Sen şu an çok üzgünsün ama gülmeye çalışıyorsun!” dedi. Bu sözün ardından o da aynı şeye üzüldüğüm üzere fikir yürütmemiş olsaydı ağlayabilirdim ama biraz akraba dedikodusu yapıp kafamı dağıttım.

Dedemi tehdit mi etmiş? Dedi. Ben de dedim ki “ Dedeni kim, hangi hakla, nasıl tehdit edebilir? Arkasında üç tane kızı var!” Gülüp “üç tane kızı var” diye tekrar etti. “sen bizi küçümsüyor musun?” diye sordum. “ Yok, teyze, ne hakla, hele seni küçümsemek mi…” falan dedi. Benim hakkımda böyle düşündüğünü bilmiyordum, hoşuma gitti. : )

Sahip çıkma meselesi sanırım en temel sevgi göstergelerinden bir tanesi benim için. Kendimi de böyle seviyorum. Yani, kendimi de, kendime sahip çıkarak seviyorum. Duyguma, yaptıklarıma, yapamadıklarıma. Yaptıklarım adına kendime acımam mesela, ama esirgemeye çalışırım, başaramadıysam bağışlamaya çalışırım. Bu ilahi özellikleri kendimize ve çevremize gösterebildiğimiz kadar “bir şeyleri başlatabilme” kapasitemiz olduğuna inanırım.

Bağışlamak ve affetmek arasında merhamet etmekle acımak arasındaki gibi farklar var. Affetmekle acımak mide bulandırırken bağışlamakla merhamet etmek öyle değil. Onlar iradi değil. Onlar, insanın kalbinde kendiliğinden gelişiyor sanki.

Birkaç hafta evvel twitterda bir söz okumuştum. “Millet kepçe kepçe kaçırır yer de onlara hiçbir şey olmaz, ama biz kaçırmayı aklımızdan geçirince yataklara düşeriz” minvalinde bir şey. Bunu birkaç hafta evvelki ruh halim için aşırı onarıcı bulmuştum. Millet neler neler yapıp da insanların karşısına hiç yüzleri kararmadan çıkıp hayatlarına devam eder; sen onların yöntemiyle onlarla kavga etmeye çalışırsan mahvolursun. Hani mesela beyazın daha fazla kirlenmesi gibi bir şey. O yüzden kendimi korumak, ruh sağlığımı korumak üzere sinirlensem de susmaya çalıştığım bir dönemi ardımda bıraktım.

Susmak, sakinleşmek, geride kalan şeyi görmek için kendime bir süre vakit vermek…

Hoş, geriye sadece anlık öfkelerden sonra tepki gösterme ihtiyacı kalmıştı. Herhangi bir şeyi konuşma ihtiyacım yoktu. Yine de karşımdaki insanın sözünün bir namusu olduğunu sanarak kendisiyle muhatap olma hatasına düştüm. En nihayetinde vardığım sonuç şu: zamanında sana yalan söyledim yalanı ile şimdi yalan söylüyorum yalanı arasında “ilişki kurmayı bilmeyen, ihtiyaçlarını dile getiremeyen, ilişki içinde kalmaktansa hep kaçmayı tercih eden ve hayatını korku duygusu üzerine inşa etmiş bir insanla” muhatap olduğumu anladım. Yani elalemin kompleksli ilişki beceriksizliği geldi beni buldu. : )

Ah, ne klişe bir laf. İlişki yürütemediysen hemen karşındaki insana atılmak için yedekte bekletilen boklar.

Hep böyledir değil mi? Beraberken dizilen iltifatlar, ayrılınca yerini acılı gerçeklere bırakır. Oysa buna ihtiyaç duymuyordum. Çünkü ben her iki insan elinden gelenin en iyisini yapmasına rağmen ilişkiyi yürütememeyi bir başarısızlık olarak görmüyorum. Bunu kabullenmekte zorlanmıyorum. Ayrılıktan sonra da bir şeyleri iyi anabilmeye tahammül edememe gibi bir problemim yok. Bilakis iyi anabilmek beni daha da güçlendirir. Ama onun kötülemeye ihtiyacı varmış. Ya da o, ilişki süresince yuvarladığı her türlü yalanını ayrıldıktan sonra itiraf edebilen bir insanmış. Sonuç olarak hem geçmişi, bütün inandığım şeyleri, bütün güzellikleri ve bütün kötülükleri elimden aldı. Önceden bu beni mahvederdi. Ancak onunla olmak bu zeminsizliği kabul etmeye de beni zaten bir miktar hazırladı.

Belki bu lafların da bir sebebi vardır. İki gün sonra başka bir sonucu elde etmesi gerekirse bu laflarını da başka bir biçimde açıklar. Ama şöyle bir gerçek var: ilişki içinde duramayan bir adamla muhatap oldum diye, güvenemeyen bir adamla muhatap oldum diye, yalan söyleyen bir adamla muhatap oldum diye bütün erkekler böyle değil. İnsanların arızası bitmiyor. Elimizde kendimizi esirgemek, bağışlamak ve kendimize odaklanmak dışında bir seçenek yok.

Evdeki herkes bana aşırı iyi davranıyor. Bazen ölecek miyim acaba diye düşünüyorum. Sonra dün, “acaba öldüm mü” dedim? Cehennem olmadığı kesin olan bu yerin cennet olmak için de biraz eksiklerle dolu olduğunu düşündüm. Yine de cennetin bağda olması beni mutlu ederdi evet. “Mekân tercihi güzel olmuş” dedim. “Nasıl öldüm acaba?” “İstanbul’da ölmüşümdür kesin” dedim sonra. Kalbim hızlı hızlı hızlı atarken. Tık diye durmuştur. Tık. Sessiz, sakin ve yalnız bir ölüş olmuştur ölümüm. Haberim birkaç gün sonra alınmıştır. Bu kötü işte.

Bayramda kimseyi aramadım. O kadar aramadım ki amcam beni aradı. Dünyadan el etek çektikçe, ilgi almak için taklalar atmayı bıraktıkça kuşatıcı bir merhamet etrafınızı sarıyor olmalı. Hoşnut değilim ama bizimkilerin “her ne yapsam”, (mesela onlar dışarda kurban etleri için oradan oraya koştururken ben içeri geçip yatsam bile) “oh ne iyi yapıyorsun” diyerek mukabele etmeleri. Üzerimi örtmeleri falan; bana bazen ağır geliyor ama bu ara o kadar çok şey ağır geliyor ki. Amaaan.

Bayramın son haberi 17’lik yeğenimden. Bu sene kendi kurbanını kendisi kesti. “Lan bir yerlerde hala klasik erkek yetişiyor yeaaaw.” Falan dedim. (Biraz daha uhrevi bir tepki mi verseydim?) Beni her bulduğu yerde ağzıma lokum/kayısı tıkıştırması. Hiç istememişken su getirip “içene kadar gitmem deyişleri” ocak başında kavurma yaptıkları vakit ilk iş koşa koşa bana ekmek arası kavurma getirmesi falan bana “bu çocuk aşırı yengeç” dedirtiyor. Rabbim iyilerle karşılaştırsın, kalbi kırılmasın, hayat ona öğreteceklerini onu örselemeden öğretsin. Amin.

Geçenlerde sevdiğim, tanıdığım ve yakın zamanda boşanmış bir psikoloğa “kendisini sürekli eleştiren eşiyle ilgili ne yapabileceğini” sordu biri. “Onu öyle kabul edebilirsiniz”, “ayrılabilirsiniz” ya da “hayat onunla size her ne öğretiyorsa onu, onsuz öğrenmeye niyet edebilirsiniz.” Son cevap beni çok etkiledi ya.

Hayat bize başka saiklerle de olsa tekraren her ne öğretiyorsa onu başka yoldan öğrenmeye niyet edip, aynı durumun tekrar etmesini önleme ihtimali. Var mı acaba böyle bir şey? Olsa ne güzel olurdu çünkü.

Geçenlerde şöyle bir cümle kurmuştum “Yine aynı sonuca geldim ama bu sefer çok daha farklı bir yoldan” : )

Hayat hep aynı sonuca farklı yollardan ulaşmaktan mı ibaret yoksa sonucu kabul edip aynı yollardan bile olsa başka sonuçları gözetmek mi amaçlanmalı? Başka bir sonuç var mı? Kendimize inanmak, kendimize güvenmek, kendimizi öncelemek dışında tek bir başka sonuç, var mı?

Bilmem.

Hayırlı bayramlar. Hayırlı Cumalar. Hayırlar. H e r b i r z e r r e s i n e duyulan muhtaçlıkla.

Cuma’dan Cuma’ya – 105

Çok yorgunum. İnsanlara maruz kalmanın beni bu kadar yorduğunu daha önce bu kadar şiddetli hissetmemiştim.

Kabuğuma çekilmek, uzaklaşmak, kendi gündemimle uğraşmak hayatımın her döneminde tecrübe ettiğim şeyler oldu. Ancak tüm bu tercihlerin adeta bilinçsiz bir biçimde insanlardan kaçış olduğunu, en fazla geçtiğimiz günlerde anlamış bulundum.

Sanıyorum, aşağı yukarı sekiz aydır kendim ve keyfimin kâhyası dışında kimseyle muhatap olmuyor ve görüşmüyor oluşum bu şiddetli farkındalığın sebeplerinden biri. Bir diğer sebebi de insanlara sevinçle sunacağım bir iç gündemden yoksun oluşumla ilgili olabilir. Daha da önemlisi üzüntümü bile herkesçe makul olan bir anlatı haline getirememiş oluşum. Herkesi geçtim, -herkesi hep geçerim- o anlatı henüz kendim için bile oluşmuş değil ve her geçen gün, bu anlamsızlık daha da canıma okuyor gibi hissediyorum.

İnsanların “buralar beni üzer” diyerek bir şeyleri düşünmeyebilmesine hayran oluyorum. Erkeklerin, kadınlar tarafından kırıldıklarında kadın düşmanı; kadınların, erkekler tarafından kırıldıklarında birdenbire ataerkil düzene karşı yılmaz bir savaşçı haline gelebilmeleri; beni ciddi manada şaşırtıyor. Ne yalan söyleyeyim, kıskançlıkla bezeli bir imrenme de hissetmiyor değilim. Müthiş bir kafa konforu!

İnsanlar maruz kaldıkları muamelelerin sebeplerini kendilerinden uzaklaştırabilmekte ne kadar mahir diyorum. Dün bana “seni affetim” denildi. Daha evvel de denilmişti. Bu beni güldürüyor. Demek affettin. Ne için? Kim af diledi? Hata neydi? Ne oldu da sen beni affettin : ) Büyüklük mü yaptın, ben bir şeylerin farkına mı vardım, ne oldu? Ne oldu?

Bunların hiç birine dair bir fikrim yok. “Affetmese ne olurdu” diyorum bir yandan da. Tam tersi bir muamelede bulunsa ne değişirdi? H i ç b i r ş e y. Bu kadar boş gösteren laflarla muhatap olduğumda onların yalan olduğuna hükmetmekte tereddüt etmiyorum. Çünkü gerçek duyguların muhatabında yer bulduğuna inanırım. Böyle siktiriboktan üfürmeler bende bir etki uyandırmadığında “aslında ne demek istiyor?” veya “şu an ne yapmaya çalışıyor” ve daha çok “bu yalanı kime söylüyor?” diye düşünmek daha doğru gelir. Sonuç olarak bu “affettim” üfürmesine de inanmadım ama diğer sorulara da cevap aramadım. Dolayısıyla öfkelenip ona da sormadım bu soruları.

Ben, kimseyi affetmedim ama konuşmanın anlamsız olduğuna artık inandım mesela. Bu o kadar gerçek ki, bunu ona söylemeyi bile düşünmedim.

Durup düşününce zaten, “bir kere kırıldıktan sonra” affetmenin ne anlamı olduğunu da anlamıyorum. Belki de bu yüzden affetmeyi hiç bilmiyorum. En fazla, “çok kırıldım, çok kırdın, bunları gel onar” demeyi bilirim. Bunun da affettim gibi hiyerarşik bir tonlamasından daha çok “kendimi onarmak için bile sana ihtiyacım var” demek olduğu açık zaten. Affetttim demekte kırgınlık ve üzgünlükte kendi payını yalıtıp karşındakinin yapmak isteyeceklerini sınırlayan bir üsttencilik var. Gerçek affın ise ne olduğunu pek bilmiyorum. Masumlar Apartmanı’nın son bölümünde “affetme ama sevmeye devam et” diye bir diyalog geçmişti. Çatışan duyguları kendi içinde yan yana yaşatabilecek bir büyüklük, bu güzel. Murdoch da bir yerlerde “affetmek duyguların sonlanmasıdır” demişti. Bu da doğru geliyor bana. Seni kimin kırdığını umursamaz olduysan artık “kendi hakkının” peşine de düşmez oluyorsun mesela ve karşındakinin de yapabileceği bir şey olmuyor. Yani her türlü bir hesaplaşma sonrası bir sürecin sonu affetmek. Üstten üfürmelerle varlığına inanılabilecek bir şey değil.

Asıl affetmesi gereken insanı affetse, -yani bu sürece izin verse- belki ortadan kalkacak üfürmeler elbette ama artık bana ne. O kadar çok anladım, o kadar çok görüyorum, o kadar çok maruz kaldım ve o kadar çok işe yaramadı ve kıymeti bilinmedi ki. Bazen bir şeyleri yine anlayacak gibi olduğumda kendimi özenle durduruyorum artık.

Yine de bazen çocukların yaptığı bir şeye ya da babama gülecek olduğumda, içten bir gülüş, birdenbire, “acaba o mutsuz mu?” diye bir şey tetikleniyor içimde. Birden. Sonra da “beni asla sevmedin, derdin gücün paraydı” falan laflarını hatırlıyorum; o yetmediyse yazdıklarına bakıyorum, illa ki hayatındaki tüm kadınlarla birlikte bana da birkaç klişe üfürmüş oluyor, tamam diyorum, iyi. Yıllardır en iyi bildiği şeyi yapıyor iyiliği.

Geçenlerde Twitter’da önüme bir söz düştü, birine ithaf ediliyordu ama arkadaşlarımdan birinin düzeltmesiyle aslında ayet olduğunu öğrendim. “Gam üstüne gam verilir, yeter ki, gelene sevinmeyesiniz, gidene üzülmeyesiniz” mealinde bir şey.

Bu aralar bu minvaldeki sözlere çok takılıyorum. Kendimi de ot gibi hissettiğimden olsa gerek, “her şeyi otlaşmamız için mi yaşıyoruz” sorusu içinden çıkamadığım bir probleme dönüşüyor.

Bağa geldiğim için Anneannemi daha çok anar oldum. Onun tatlılar çikolatalar yemek istediğimizde “yerken yiyin” diye bir lafı vardı. Yani bir şeyleri isterken, arzularken elde edin, demek istiyordu diye düşünüyorum şimdi.

Ne birkaç ay sonrası için, ne de önümüzdeki yıllar içinde “olması halinde” “beni havalara uçuracak” bir şey bulamıyor oluşum beni çok yaralıyor.

Bir aralar kendi ayakları üzerinde durmak, bir aralar gerçekten anlaşabildiğim ve sevdiğim bir adamla hayatımı devam ettirmek, bir aralar arabam olsa da gezip dursam şeklinde yer değiştiren tüm bu dileklerin yerinde yeller esiyor şimdi.

En son hala arabamın olmasını çok istiyordum. Ama İstanbul’da Yıldız Teyze dâhil olmak üzere Ankara’da neredeyse tüm akrabaların babama “ehliyetimin olup olmadığını” “arabam olup olmadığını” sormasına şahit oluşumdan sonra elinde sonunda, bizimkiler tarafından bana “bahşedileceğini” anladığım söz konusu arabayı da “a r t ı k” eskisi kadar istemediğimi fark ettim. Önceden işim yok, kocam yok, çocuğum yok tam da şimdi arabam olmalı ki serseri mayın gibi gezip dolaşayım falan derdim. Şimdi yanımda takılacak bir kız arkadaşımın dahi olmadığını düşündükçe…

Ne bileyim.

Gelip geçer elbette. Şimdi böyle hissetmemden daha doğal bir şey yok tabii ki. Böyle klişeleri ben de üfürebiliyorum kendime.

Ama canım artık iş aramak bile istemiyor. Kendimi sabah kalkıp bir okula giderken, ders verirken hayal ettiğimde nefesim daralıyor.

Nefesimi daraltmayan tek şey uyku.

Ağzımdan bir lafın zorla çıktığı, bulduğum boşluklarda uyumak için elimden geleni ardıma koymayışlarım aile üyelerinin de dikkatinden kaçmıyor elbette. Bir Esra klişesi. Kimseye bir şey anlatmıyorum.

Kimseye “çalıştığım ve sevdiğim ve uğraştığım ve emek verdiğim her şeyde çuvalladım ve canım şu an nefes alıp vermek dışında hiçbir şey istemiyor” diyemiyorum.

Bizimkilerin, bilhassa babamın, beni aşırı şımartmaları da kalbime batar oldu. Kendimi rehabilite ediliyor gibi hissediyorum. Hayatında hiçbir şey elde edememiş, hiçbir şey başaramamış, evimizin büyük ve mutsuz kızına sunulan “abartılı övgüler.”

Şu an bu satırları yazarken bile kendime ya da içinde bulunduğum ruh halinin aslına ihanet ettiğimin farkındayım. Ama ne değişir?

Geçecek.

Bazen üzüleceğim, bazen öfkeleneceğim, çokça boş boş bakacağım etrafıma. Sonra geçecek.

Ama mesela geçmese ne olur?

Hiçbir şey.

Hayırlı Cumalar.

Cuma’dan Cuma’ya – 104

Anlayacak olsaydı dinlerdi, dinleyecek olsa anlattıklarından bir şeyler toparlardı, anlamak isteseydi sorardı, araştırırdı, bir yolunu bulurdu.

Sen o yolu nasıl buldun?

Bu cümleyi sık sık kendime kuruyorum. Sonra da rahat ediyorum. Ben o yolu nasıl buldum? Neden olan biten hiçbir şey şu an beni şaşırtmıyor? Neden üzülürken bile “bunun bir kısmına önceden üzülmüştün zaten?” diyorum. İşte böyle. Belki cımbızlayarak, belki sezerek, belki sorarak ama bir şekilde illa ki gökyüzünün altında söylenmemiş bir şey yokmuşçasına şaşırmıyorum yapıp ettiği her bir şeye.

Şimdi bana haksızlık yapılıyorsa, hatıram çarçur ediliyorsa, mahremim ortaya saçılıyorsa, hikâyem çarpıtılıyorsa çıkıp da ortaya “bunu neden yapıyorsun?” diye sormam neyi değiştirir?

Ben onun bu çarpıtmalarla ayakta kalabildiğini biliyorsam, kendi hikâyemin ne olduğunu biliyorsam ve sonuç olarak herkes kendi ayakta kalmasından sorumluysa; haksızlıksa bile bana veya hatırama yapılan, buna neden ses çıkarayım?

Bazen bunu, onun için yapmak istiyorum. “Böyle şeyler söyleme, hikâyeyi buradan kurma, işin aslı şuydu, sen şunu ben de bunu yapmamalıydık, bu ayrı ayrı hatalarımızdı, yaptık. Sebepleri aşikârdı, bildik. Ancak bunun ne şunlara genellenebilir bir hali, ne de bunlara has bir sınırı var” falan demek.

Sonra kendime diyorum ki “bunu neden yapmak istiyorsun?”

Maalesef verdiğim cevapların hepsi, artık bulunduğum konum itibariyle, yersiz bir arzunun ürünü. Öyle olunca vazgeçiyorum.

Aslında aşırı susabilen bir insanım. Vazgeçtikten sonra…

Canım hiçbir şey yazmak istemiyor mesela. Hiçbir şey anlatmak istemiyor. Kendisi aşırı doz redpill’den filozof olmaya doğru ilerlerken, benim kendime bile anlatacak bir şeyim yok. Anlatmanın, konuşmanın, uğraşmanın ve çabalamanın zamanı geçti. Artık uzun uzun boş bakmanın zamanı.

Yarın yola çıkacağız. Önce Ankara’ya sonra Kayseri’ye doğru. Bizimkilerin geldiği iyi oldu. Çünkü ben içinde bulunduğum bitkisel hayattan kendi başıma çıkabilecek bir iradeye sahip değildim. Geldiler. Boş boş etrafa baktığımı gördüler. Yine bir şey sormadan kendi gündemleriyle beni onardılar.

Ailenin küçük çocuğu olmanın avantajlı olduğunu söylerler genelde. Bunun büyüklerin hasedi olduğunu düşünüyorum : ) Anne baba, zaman içinde küçüklerin çocuğu haline dönüşüyor. Bizimkilerin elbette maşallahı var. Ama sürekli onları düşünüyorsam, içimde sürekli onları gözetme hissi kabarıyorsa, sürekli olarak kendi gündemimin onları üzebileceğini düşündüğüm kısımlarını özenle onlardan saklamaya çalışıyorsam, sebebi bu “yaşlılıklarında rahat etsinler” düşüncesi.

Önceden benim için bu kadar yol gelmelerine çok karşı çıkardım muhtemelen. Ancak evimi, yerimi görürlerse daha çok rahat edecekleri fikriyle gelmelerini olumlu karşılamıştım. Oysa daha fazlası da varmış. Her ne kadar maddi yükü benim üzerimde olan bir ev olmasa da adına “benim evim” dediğim bir yerin onlar tarafından ziyaret edilmesi beni çok mutlu etti. Onlar da bu duygumu baya pekiştirdi. “Gülümüzün evi” dedikleri bir yer oldu birdenbire yaşadığım yer : )) Baya ihtiyacım varmış sanırım buranın ev olması için, buraya birilerinin gelmesine. Burada birileri için yemek hazırlamaya. Burada birileri için sofra kurmaya. Bu kadar basit bir şeyden bu denli mutlu olacağım aklıma gelmezdi ama mutlu oldum. Evet buruk. Ama ne yapalım. Bebek vapuruna binerken “bu benim okul servisim demeyi”, bebek durağını göstermeyi, uzaktan da olsa okulun çatısını işaret etmeyi (blue yüzünden bu aralar hocalar bile kampüse giremiyor malum) hepsini, çok sevdim.

İlk defa ikisi birlikte bu kadar uzun süre bende kaldılar.  İlk güne Taksim camisini gezmekle başladık, ardından Ayasofya’ya gittik, sonra Eminönü’nde Çengel vapurunu beklerken ekmek arası döner yedik. Bir sonraki gün gece üşüdüğümüz için babamla ben hasta gibiydik ama yine de evin yakınındaki Çamlıca camisine gidebildik. Sonraki gün, güne annemle semt pazarına inmekle başladık. Ardından babamı da alıp çengelden vapura bindiğimiz gibi boğaz kıyılarını dolaştık. Kanlıca’da yoğurt yedik, eve döndük. Bir sonraki gün babamı “evimde hatim bitir!” diyerek daha uzun süre kalmaya ikna ettiğim için kendisi gün boyu yerinden kalkmadan kuran okudu : )) Biz de annemle Ümraniye’de çocuklara hediye baktık, geldik. Bu gün de Eyüp Sultan’a gidip geldik.

Evdeki sesleri düşünmeden, arabadan inip eve yürüyerek, her şeyi kendi başıma düşünmek zorunda kalmadan İstanbul’da vakit geçirme hissi bana iyi geldi.

Yukarda bahsettiğim küçük çocuk olmanın dezavantajına mukabil bir de avantajından bahsedeyim. Başarılı bir örnek söz konusuysa ona şahit olmanın huzuru. İşte bu güzel. Bizimkilerin atışması, arkadaşlığı, birbirlerini kollamaları, birbirlerine sevgilerini ifade etmeleri ve bunun içinde yaşamış olmama karşılık bunun zaman içinde de devam edebilirliğini görmek.

This is Us’ta genellikle ya ailemiz gibi olmayarak aile kurmaya çalışmalarımız ya da ailemiz gibi olarak aile oluşlarımızın hikâyeleri işleniyordu. Düşük bir cümle oldu. Mesela alkolik ve şiddet gösteren bir babanın tam tersi olan oğlu aslında babası gibi olmamaya çalışarak yine babasını örnek alıyor. Aynı şekilde anne ile çatışmaların temeli de genellikle “annesi kadar ‘mükemmel’ olamayan kızlar”ın hikâyesi olarak kurgulanıyor.

Bizimkilerinki gibi bir aile mi kurmak isterdim? Sanırım hayır. Üstelik istesem de bunu beceremem. Hayat bana farklı sorularla geliyor çünkü. Ama sanırım önemseyeceğim ve isteyeceğim ve gözeteceğim şey aralarındaki bu voltajı yüksek ama asla gerilimli olmayan arkadaşlıkları olur-du. Olur mu acaba? Keşke olsa. Ama istediğime göre olmaz kesin.

Geçenlerde twitterda böyle bir şey gördüm. “Bir şeyi çok istersen imtihanın olur. Bir şeyi umursamayı bırakırsan, o seni bulur” gibi laflar. Peki, bulduktan sonra ne oluyor? Bir şeyi çok umursadıktan, çok istedikten sonra ondan artık vazgeçtiğinde ama o seni bulduğunda ne oluyor? Artık vazgeçtiğin bir şey seni bulmuş oluyor; “istediğin bir şey” değil.

Bu ve buna benzer gündemlerim geçen senenin Temmuz ayında da varmış. Bu yazıları neden yazdığımı soruyordum sık sık kendime. Şimdi fark ediyorum ki hepsi kendim içinmiş. Zamanında düşünebildiğim şeyleri görmek, zamanında kendime verdiğim tesellileri görmek, zamanında aldığım risklerle karşılaşmak kadar beni teselli eden bir şey yok.

Temmuz boyunca hiçbir şey okumama kararı aldım. Tez ile alakalı hiçbir şey yapmamak. Sadece yürümek, sadece dolaşmak, sadece susmak, sadece karşılaştığım insanlarla konuşmak. Durmak evet. Ama zihinsel bir durmak mümkünse. Bakalım neler olacak. Ankara ziyaretlerinden sağ çıkıp, bağa yerleştiğimde kendimi, zihnimi, kalbimi nasıl toparlayacağım?

Dilerim Allah, bunun imkânlarıyla karşılaştırır.

Hayırlı Cumalar.